1/34
Looks like no tags are added yet.
Name | Mastery | Learn | Test | Matching | Spaced | Call with Kai | Chat |
|---|
No analytics yet
Send a link to your students to track their progress
court (n)
mahkeme, oyun alanı - Yasal davaların görüldüğü resmi kurumu veya tenis/basketbol sahasını ifade eder. - The judge asked the witness to speak clearly in court.
bled on (v phrase - past)
üzerine kanamak - "Bleed on" fiilinin geçmiş halidir; kanın fiziksel olarak bir nesneye veya kıyafete bulaşmasını anlatır. - He cut his finger and accidentally bled on the important document.
exclude (v)
dışarıda bırakmak, hariç tutmak - Bir şeyi veya birini bir grubun, planın ya da listenin dışında tutmayı ifade eder. - The rules of the competition exclude professional athletes from participating.
suspects (n - plural)
şüpheliler - Bir suçu işlediğinden şüphelenilen kişileri anlatır. - The police are questioning three suspects in connection with the robbery.
valuable (adj)
değerli, kıymetli - Hem maddi değeri yüksek olan hem de bilgi/manevi yönden büyük önem taşıyan şeyleri tanımlar. - Her advice proved to be extremely valuable to our team's success.
undermining (v - gerund)
baltalamak, zayıflatmak - Birinin otoritesini, güvenini veya bir sistemin temelini sinsi ve yavaşça zayıflatma sürecidir. - Her constant criticism was undermining his confidence as a leader.
credibility (n)
güvenilirlik, inanılırlık - Bir kişinin, belgenin veya bilginin ne kadar inanılır ve dürüst olduğunu ifade eder. - The scandal seriously damaged the politician's credibility.
proof (n)
kanıt, ispat - Bir iddianın veya teorinin kesinlikle doğru olduğunu gösteren somut delildir. - Scientists are searching for definitive proof of water on Mars.
rely on (v phrase)
-e güvenmek, bel bağlamak - Bir işi yapmak veya ayakta kalabilmek için birine ya da bir şeye kesin olarak ihtiyaç duyulduğunu anlatır. - Modern businesses heavily rely on internet connections to operate.
innocent (adj)
masum, suçsuz - Hiçbir suçu olmayan, aynı zamanda dünyadan habersiz, temiz karakterleri tanımlar. - The court declared him innocent after new evidence was presented.
entire (adj)
tüm, bütün - Bir şeyin hiçbir parçasını dışarıda bırakmadan, tamamını ifade eder. - I spent the entire day cleaning the house from top to bottom.
fabricate (v)
uydurmak, sahtesini yapmak - Birini kandırmak amacıyla yalan bir hikaye, sahte bir belge veya sahte delil üretmektir. - He tried to fabricate an alibi, but the police quickly discovered the truth.
constitute (v)
oluşturmak, teşkil etmek - Parçaların bir araya gelerek bütünü kurmasını veya bir durumun yasal olarak kural/suç sayılmasını ifade eder. - These minor changes do not constitute a major breach of the contract.
remain (v)
kalmak, varlığını sürdürmek - Bir durumun, yerin veya pozisyonun değişmeden aynı şekilde kalmaya devam etmesini anlatır. - Despite the noise, she managed to remain focused on her work.
deception (n)
aldatma, hile, kandırmaca - Gerçeği gizleyerek veya yalan söyleyerek birini kasıtlı olarak yanıltma eylemidir. - She was shocked by the level of deception in his business dealings.
discarded (adj)
atılmış, ıskartaya çıkarılmış - Artık ihtiyaç duyulmadığı için çöpe atılan, gözden çıkarılan nesneleri veya fikirleri anlatır. - The beach was littered with discarded plastic bottles and bags.
submit (v)
sunmak, teslim etmek - Bir projeyi, ödevi veya formu resmi bir merciye incelemesi için teslim etmektir. (Doğru yazılışı: submit) - You must submit your application form before the end of the week.
strands of (n phrase)
… telleri, … iplikçikleri - Saç teli, DNA sarmalı veya iplik gibi ince, uzun ve bükülmüş yapılı parçaları tanımlar. - The detective found several strands of hair at the crime scene.
compelling (adj)
ikna edici, zorlayıcı - Karşı konulamaz derecede güçlü, mantıklı ve insanı inanmaya mecbur bırakan delil veya nedenleri anlatır. - The lawyer presented a compelling argument that convinced the jury.
sequencing (n)
dizileme, sıralama - Nesnelerin, olayların veya genetik bilgilerin (DNA gibi) belirli bir sıraya göre dizilmesi işlemidir. - DNA sequencing has revolutionized the field of forensic science.
presence (n)
varlık, mevcudiyet - Bir kişinin veya nesnenin belirli bir yerde bulunuyor olması durumudur. - The police officer's presence in the neighborhood made people feel safer.
vulnerability (n)
savunmasızlık, hassasiyet - Kolayca zarar görebilir, etkilenebilir veya saldırıya açık olma durumunu ifade eder. - The security system's main vulnerability was its outdated software.
initial (adj)
ilk, başlangıçtaki - Bir sürecin veya çalışmanın en başında meydana gelen ilk aşamayı anlatır. - Our initial reaction to the news was complete disbelief.
makes up (v phrase)
oluşturmak, uydurmak - Parçaların bir bütünü meydana getirmesini veya hayal gücüyle yalan/hikaye uydurmayı ifade eder. - Water makes up about sixty percent of the human body.
determine (v)
belirlemek, saptamak - Araştırarak veya hesaplayarak kesin bir karara varmak ya da bir durumun sınırlarını çizmek demektir. - Testing the DNA will help determine the identity of the victim.
offender (n)
suçlu, yasayı ihlal eden - Yasalara karşı gelen, suç işleyen veya kuralları çiğneyen kişiyi ifade eder. - The young offender was sentenced to community service.
privilege (n)
ayrıcalık, imtiyaz - Sadece belirli bir kişiye veya gruba verilen özel hak, avantaj veya üstünlük durumudur. (Doğru yazılışı: privilege) - Education should be a fundamental right, not a privilege.
elaborate (adj)
ayrıntılı, özenle hazırlanmış - Çok fazla detay içeren, üzerinde uzun süre karmaşık şekilde çalışılmış tasarımları veya planları açıklar. - They made elaborate preparations for the wedding ceremony.
concrete (adj)
somut, kesin - Elle tutulup gözle görülebilen, kesin ve soyut olmayan durumları tanımlar. - We need concrete evidence before we can make an official accusation.
substantial (adj)
önemli derecede, büyük ölçüde - Miktar, değer veya önem bakımından oldukça büyük, göz ardı edilemeyecek düzeydeki durumları anlatır. (Doğru yazılışı: substantial) - The company made a substantial profit in the first quarter.
emphasize (v)
vurgulamak, üzerinde durmak - Bir konunun önemine dikkat çekmek için onu özellikle belirtmek, öne çıkarmaktır. - Teachers always emphasize the importance of regular revision.
necessity (n)
gereklilik, zorunluluk - Yaşamak veya bir amaca ulaşmak için mutlaka olması gereken şeyleri veya durumları ifade eder. (Doğru yazılışı: necessity) - Food and shelter are basic human necessities.
discriminate (v)
ayrımcılık yapmak, ayırt etmek - İnsanlara ırk, cinsiyet vb. nedenlerle haksız davranmayı veya iki şeyi birbirinden net şekilde ayırmayı anlatır. - It is illegal to discriminate against employees on the basis of gender.
reliable (adj)
güvenilir, sağlam - Her zaman aynı iyi sonucu veren, yanıltmayan ve itimat edilebilen şeyleri veya kişileri anlatır. - We need a reliable car that won't break down on long trips.
obtain (v)
elde etmek, edinmek - Özellikle çaba göstererek, izin alarak veya resmi yollarla bir şeye sahip olmayı ifade eder. - You must obtain permission from the owner before entering the property.