1/28
Looks like no tags are added yet.
Name | Mastery | Learn | Test | Matching | Spaced | Call with Kai | Chat |
|---|
No analytics yet
Send a link to your students to track their progress
reliable (adj)
güvenilir, sağlam - Her zaman aynı iyi sonucu veren, yanıltmayan ve itimat edilebilen şeyleri veya kişileri anlatır. - We need a reliable car that won't break down on long trips.
peculiar (adj)
tuhaf, garip, kendine özgü - Alışılagelmişin dışında olan, garip gelen veya sadece belli bir kişiye/yere özgü olan durumları tanımlar. - The meat had a peculiar taste, so I decided not to eat it.
as well as (conj)
yanı sıra, birlikte, hem de - Bir şeye ek olarak başka bir şeyin de dahil olduğunu anlatmak için "ve" anlamında kullanılır. - She speaks French as well as English and Spanish.
fallibility (n)
yanılabilirlik, hata yapabilme potansiyeli - İnsanların veya sistemlerin mükemmel olmadığını, hata yapmaya açık olduğunu ifade eder. - The experiment demonstrated the fallibility of human memory.
deceive (v)
aldatmak, kandırmak, yanıltmak - Gerçeği gizleyerek veya yalan söyleyerek birini bilerek yanlış bir şeye inandırmaktır. - It is dishonest to deceive people just to make a profit.
misremember (v)
yanlış hatırlamak - Bir olayı veya bilgiyi zihinde tam olarak doğrusuyla değil, hatalı bir şekilde anımsamayı anlatır. - I think you misremember the date; the meeting is next Tuesday, not today.
coined (v - past/passive)
(yeni bir kelime/terim) uydurmak, literatüre kazandırmak - Bir kavramı açıklamak için ilk kez yeni bir sözcük üretmeyi ifade eder. - The term "cyberpunk" was coined by a science fiction writer in the 1980s.
abundance (n)
bolluk, bereket, çokluk - Bir şeyin ihtiyaç duyulandan çok daha fazla miktarda, bolca bulunması durumudur. - The region is famous for its abundance of natural resources.
regard (v/n)
saymak, düşünmek, saygı - Bir şeye belirli bir gözle bakmak, onu o şekilde değerlendirmek veya saygı duymaktır. - Environmentalists regard this new law as a major victory.
chain (n/v)
zincir, dükkanlar zinciri - Hem metal halkalardan oluşan fiziksel bağları hem de birbirine bağlı olaylar veya mağazalar serisini anlatır. - Fast-food chains have branches all over the world.
assume (v)
varsaymak, farz etmek - Kesin bir kanıtı olmadan, bir şeyin doğru veya gerçek olduğunu düşünmektir. - People often assume that expensive products are always better.
assumption (n)
varsayım, ön kabul - Bir şeyin kanıtlanmadan doğru sayılması durumu veya bu şekilde kabul edilen fikirdir. - Your argument is based on a false assumption.
substantial (adj)
önemli derecede, büyük ölçüde - Miktar, değer veya önem bakımından oldukça büyük, göz ardı edilemeyecek düzeydeki durumları anlatır. - The company made a substantial profit in the first quarter.
intend (v)
niyet etmek, amaçlamak - Bir şeyi yapmayı önceden planlamak, kafaya koymak veya hedeflemektir. - I intend to finish my university degree before looking for a job.
dimension (n)
boyut, ölçü, kapsam - Bir nesnenin en, boy, yükseklik gibi fiziksel ölçülerini veya bir konunun farklı bir yönünü/açısını ifade eder. - We need to look at every dimension of the problem to solve it.
assure (v)
güvence vermek, temin etmek, içini rahatlatmak - Birinin şüphelerini gidermek için ona kesin bir dille söz vermek, garanti etmektir. - The doctor tried to assure the worried family that the operation was safe.
yield (v/n)
ürün vermek, kazanç sağlamak, boyun eğmek - Bir çalışmanın, toprağın veya yatırımın neticesinde bir sonuç, ürün veya kazanç ortaya çıkarmaktır. - These new agricultural methods yield much better crops.
advocate (v/n)
savunmak, desteklemek, savunucu - Bir fikri, politikayı veya insan haklarını toplum önünde açıkça desteklemek ve arkasında durmaktır. - Many organizations advocate for the protection of wild animals.
distort (v)
çarpıtmak, biçimini bozmak - Gerçekleri, bir görüntüyü veya sesi doğal ve doğru halinden çıkarıp yanlış/çirkin hale getirmektir. - Newspapers should not distort the facts just to get more clicks.
otherwise (adv)
aksi takdirde, yoksa - Belirtilen durum yapılmadığı veya gerçekleşmediği takdirde ne olacağını bağlarken kullanılır. - You must study hard; otherwise, you will fail the exam.
deliberate (adj)
kasıtlı, bilerek yapılan - Şans eseri veya kazayla değil, tamamen planlanarak ve istenerek yapılan eylemleri tanımlar. - It was a deliberate insult designed to make him angry.
revolve (v)
dönmek, etrafında dönmek - Bir nesnenin başka bir merkezin etrafında dairesel hareket yapmasını veya bir konunun sürekli bir şeye dayanmasını anlatır. - The planets revolve around the sun in fixed orbits.
alter (v)
değiştirmek, tadilat yapmak - Bir şeyin özünü tamamen yok etmeden, üzerinde küçük değişiklikler veya düzeltmeler yapmaktır. - Moving to a new country can completely alter your perspective on life.
ever (adv)
hiç, herhangi bir zamanda - Genellikle soru, olumsuz veya karşılaştırma cümlelerinde "şimdiye kadar" anlamında kullanılır. - This is the best book I have ever read.
well-being (n)
refah, sağlık, esenlik - Bir kişinin hem fiziksel hem de zihinsel olarak huzurlu, mutlu ve sağlıklı olma durumudur. - Exercise is essential for your physical and mental well-being.
mislead (v)
yanıltmak, yanlış yönlendirmek - Birine eksik veya yanlış bilgi vererek durumu yanlış anlamasını sağlamaktır. - The advertisement was designed to mislead customers about the real price.
whereas (conj)
oysa, -e tezat olarak, iken - İki farklı durum, kişi veya fikri birbiriyle karşılaştırıp aradaki zıtlığı vurgulamak için kullanılır. - She loves cold weather, whereas her brother prefers hot summers.
relating (adj/participle)
ilgili, -e dair - Bir konuyla, durumla veya kişiyle bağlantılı ya da ilişkili olma durumunu anlatır. - The police are looking for documents relating to the crime.
receive (v)
almak, kabul etmek - Kendisine gönderilen veya verilen bir mektubu, parayı, hediyeyi ya da bilgiyi teslim almaktır. - Did you receive the email I sent you yesterday morning?