1/67
Looks like no tags are added yet.
Name | Mastery | Learn | Test | Matching | Spaced | Call with Kai | Chat |
|---|
No analytics yet
Send a link to your students to track their progress
prosperity (n)
refah, zenginlik, bolluk - Bir toplumun veya kişinin ekonomik olarak güçlü, başarılı ve rahat yaşama durumudur. - Hard work and peace brought long-term prosperity to the country.
inevitability (n)
kaçınılmazlık - Bir olayın gerçekleşmesinin engellenemez, kesin ve kaçınılmaz olma durumudur. - Acceptance of change is necessary due to the inevitability of time.
encourage (v)
cesaretlendirmek, teşvik etmek - Birine moral vererek veya destekleyerek bir işi yapması için isteklendirmektir. (Doğru yazılışı: encourage) - Teachers always encourage students to ask creative questions.
nevertheless (adv)
yine de, buna rağmen - Zıtlık belirten durumlarda "her şeye rağmen" anlamında cümleleri bağlamak için kullanılır. - The weather was extremely cold; nevertheless, they went hiking.
masses (n - plural)
kitleler, halk tabakası - Sıradan insanlardan oluşan geniş halk topluluklarını veya kalabalıkları ifade eder. - The political leader addressed the masses from the main balcony.
reward (n/v)
ödül, ödüllendirmek - Yapılan iyi bir işin, başarının veya yardımın karşılığında verilen şeydir. - She received a financial reward for her outstanding performance.
in terms of (prep/phrase)
bakımından, açısından - Bir konuyu belirli bir açıdan veya ölçüte göre değerlendirirken kullanılır. - The plan is great in terms of speed, but it costs too much money.
subordination (n)
alt statüde olma, boyun eğme - Bir kişinin veya grubun başkasının emri altında, daha düşük konumda bulunmasıdır. - The system forced the complete subordination of women in society.
intimidation (n)
gözdağı verme, korkutma - Birini tehdit ederek veya korkutarak istediği şeyi yaptırma eylemidir. - The witness refused to testify due to severe intimidation by criminals.
summarize (v)
özetlemek - Bir metnin, konuşmanın veya olayın ana noktalarını kısa ve öz şekilde aktarmaktır. - Please summarize the main points of the report in three sentences.
drive to (v phrase/n)
-e yöneltmek, hırs, dürtü - Birini bir eyleme zorlayan güçlü içsel isteği veya bir hedefe sürüklemeyi anlatır. - Her strong drive to succeed pushed her through the difficult times.
seize (v)
ele geçirmek, zorla el koymak - Bir fırsatı, gücü veya fiziksel bir nesneyi aniden ve güçlü şekilde yakalamaktır. - The soldiers managed to seize the enemy castle during the night.
appeal (v/n)
cazip gelmek, çekicilik, başvuru - Bir şeyin ilgisini çekmesi, sempatik gelmesi ya da resmi yardım talebidir. - The new video game will appeal to players of all ages.
cruel (adj)
acımasız, zalim - Başkalarına bilerek acı veren, merhametsiz davranan kişileri veya eylemleri anlatır. - Treating innocent animals with such neglect is purely cruel.
command (v/n)
emretmek, komuta, hakimiyet - Otorite sahibi birinin emir vermesi veya bir orduyu/grubu yönetme gücüdür. - The general ordered his officers to take command of the region.
victim (n)
kurban, mağdur - Bir suçtan, kazadan veya felaketten zarar gören, etkilenen kişidir. - The charity provides shelter and food for every disaster victim.
constitution (n)
anayasa - Bir devletin yönetim esaslarını ve vatandaşların haklarını belirleyen temel kanundur. - The rights of all citizens are fully protected by the constitution.
adopted (adj/v - past)
benimsenmiş, evlat edinilmiş - Bir fikri, kanunu veya yöntemi resmi olarak kabul edip uygulamaya koymaktır. - The parliament adopted the new environmental protection law today.
imperial (adj)
imparatorlukla ilgili, görkemli - Bir imparatora, imparatorluğa ait olan büyük ve görkemli yapıları tanımlar. - The museum preserves a vast collection of ancient imperial treasures.
insist (v)
ısrar etmek, diretmek - Bir düşüncede, istekte veya iddiada kararlılıkla durmak ve geri adım atmamaktır. - He continues to insist that he was nowhere near the crime scene.
meant (v - past)
kastetmek, anlamına gelmek - "Mean" fiilinin geçmiş halidir; bir sözün veya eylemin ne ifade ettiğini açıklar. - I am sorry if I offended you; that was not what I meant.
extensive (adj)
geniş çaplı, kapsamlı - Çok geniş bir alanı, bilgiyi veya alanı kaplayan büyük boyutlu durumları anlatır. - The fire caused extensive damage to the historical building.
creation (n)
yaratılış, eser, oluşturma - Yeni bir şeyin meydana getirilmesi süreci veya ortaya çıkan özgün eserdir. - The artist was very proud of her latest architectural creation.
profound (adj)
derin, çok büyük, etkileyici - Zihinsel, duygusal veya düşünsel olarak insan üzerinde çok derin etki bırakan şeydir. - His grandfather's words had a profound impact on his life choices.
origin (n)
köken, başlangıç, kaynak - Bir şeyin veya bir soyun ilk çıktığı, doğduğu veya başladığı noktadır. - Scientists are researching the exact origin of the ancient universe.
illiteracy (n)
cehalet, okuma yazma bilmeme - Okuma ve yazma becerisinden yoksun olma durumunu ifade eder. (Doğru yazılışı: illiteracy) - The government launched an urgent project to eliminate illiteracy.
property (n)
mülk, gayrimenkul, özellik - Birine ait olan ev/arsa gibi mülkleri veya bir maddenin karakteristik özelliğini anlatır. - They decided to invest their money in residential real estate property.
occupy (v)
işgal etmek, yer kaplamak - Bir alanı, odayı veya ülkeyi fiziksel olarak doldurmak ya da ele geçirmektir. - Foreign troops attempted to occupy the strategic border territory.
component (n)
bileşen, unsur, parça - Daha büyük bir makinenin veya sistemin parçalarından her birini ifade eder. - Nitrogen is an essential component of the Earth's atmosphere.
revive (v)
canlandırmak, hayata döndürmek - Unutulmuş, zayıflammış veya bayılmış bir şeyi tekrar güçlü ve canlı hale getirmektir. - The new mayor hopes to revive the local economy with fresh tourism.
loyalty (n)
sadakat, bağlılık - Bir kişiye, ülkeye veya davaya karşı gösterilen sarsılmaz güven ve bağlılıktır. - The dog showed incredible loyalty to its owner for many years.
remind (v)
hatırlatmak - Birine yapması gereken bir işi veya geçmişteki bir olayı zihninde canlandırmaktır. - Please remind me to buy some milk on our way back home.
soon (adv)
yakında, kısa süre sonra - Çok geçmeden, yakın bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşecek durumları anlatır. - The new movie will be released in all major cinemas soon.
though (conj/adv)
-e rağmen, yine de - Zıtlık veya beklenmeyen durumları ifade ederken "buna rağmen" anlamında kullanılır. - Though it was raining heavily, they decided to go for a walk.
betrayed (v - past/adj)
ihanete uğramış, satılmış - Güven duyulan birinin sırrı açıklaması veya arkadan vurması durumudur. - He felt deeply betrayed when his closest friend revealed his secret.
wounded (adj/n)
yaralı, yaralanmış - Bir savaşta, kazada veya kavgada fiziksel yaralanma almış kişileri tanımlar. - Paramedics quickly arrived to treat the wounded passengers.
declare (v)
ilan etmek, duyurmak - Resmi bir kararı, durumu veya savaşı kamuoyuna açıkça açıklamaktır. - The president is expected to declare a national holiday tomorrow.
fear (n/v)
korku, korkmak - Tehlike veya tehdit karşısında hissedilen güçlü endişe ve çekinme duygusudur. - She had to overcome her fear of public speaking to pass the class.
persecution (n)
zulüm, eziyet - İnancı, ırkı veya düşünceleri yüzünden bir gruba yapılan sistemli baskı ve eziyettir. - Millions of people fled their homeland to escape religious persecution.
notable (adj)
göze çarpan, önemli, dikkate değer - Başarısı veya özelliğiyle öne çıkan, fark edilmeye değer kişi ya da şeydir. - There has been a notable improvement in your English pronunciation.
further (adj/adv)
daha ileri, daha fazla - Mesafe olarak daha öteye gitmeyi veya ek/daha fazla bilgi edinmeyi ifade eder. - For further details about the course, please visit our website.
implication (n)
olası sonuç, ima - Bir kararın veya olayın gelecekte yol açabileceği dolaylı sonuçları anlatır. - We need to carefully consider the legal implications of this decision.
struggle (v/n)
mücadele etmek, çabalamak - Zorluklara karşı büyük emek vererek savaşmak veya zorlanarak başarmaya çalışmaktır. - Many small businesses struggle to survive during economic crises.
commoner (n)
halktan biri, avam - Soylu veya ayrıcalıklı sınıftan olmayan, sıradan vatandaşı ifade eder. (Doğru yazılışı: commoner) - The prince shocked the royal family by deciding to marry a commoner.
overlook (v)
gözden kaçırmak, görmezden gelmek - Bir detayı fark edememek veya bilerek üstünü kapatıp aldırmamaktır. - Lawyers should not overlook any small detail in this contract.
dissatisfaction (n)
memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk - Sunulan hizmetten veya durumdan tatmin olmama, rahatsızlık duyma halidir. - Customers expressed their deep dissatisfaction with the poor service.
minority (n)
azınlık - Bir toplumdaki veya gruptaki toplam sayının yarıdan azını oluşturan kısımdır. - Only a small minority of voters supported the proposed change.
admire (v)
hayran olmak, takdir etmek - Birinin yeteneğine, karakterine veya başarısına büyük saygı ve hayranlık duymaktır. - I really admire her dedication to helping orphaned children.
quote (v/n)
alıntı yapmak, aktarmak - Bir yazarın veya konuşmacının kelimelerini aynen aktarmak ya da o sözün kendisidir. - The writer likes to quote famous philosophers in his books.
forge (v)
şekillendirmek, sahtesini yapmak, dostluk kurmak - Metalleri işlemek, sağlam ilişkiler kurmak veya sahte imza/belge üretmektir. - The two neighboring countries decided to forge a strong alliance.
convey (v)
aktarmak, iletmek - Bir duyguyu, mesajı veya düşünceyi kelimelerle ya da hareketlerle başkasına aktarmaktır. - Her painting manages to convey a deep feeling of loneliness.
deprive (v)
mahrum bırakmak, elinden almak - Birini temel bir haktan, ihtiyaçtan veya imkandan yoksun bırakmaktır. - Sleep loss can deprive your brain of the energy it needs to function.
mob (n)
kontrolsüz kalabalık, çete - Şiddete meyilli, kontrolden çıkmış insan topluluğu veya suç çetesidir. - The angry mob gathered outside the town hall to protest the decision.
terrify (v)
dehşete düşürmek, çok korkutmak - Bir insana aniden ve aşırı derecede büyük bir korku yaşatmaktır. - The sudden loud thunder began to terrify the young children.
convince (v)
ikna etmek, inandırmak - Mantıklı deliller sunarak birini bir fikrin doğruluğuna inandırmaktır. - He managed to convince the board to invest in his new business idea.
dedicate (v)
adamak, ithaf etmek - Zamanını, hayatını veya emeğini tamamen özel bir amaca ya da kişiye vermektir. - Scientists dedicate their lives to finding solutions for diseases.
whom (pronoun)
kime, kimi - "Who" kelimesinin nesne halidir; eylemden etkilenen kişiyi belirtmek için kullanılır. - The manager with whom I spoke yesterday was extremely helpful.
fiction (n)
kurgu, hayal ürünü - Gerçek olaylara dayanmayan, yazarın hayal gücüyle ürettiği edebiyat türüdür. - Historical fiction is her favorite genre of literature to read.
purpose (n)
amaç, gaye, hedef - Bir eylemin yapılma nedeni, ulaşılmak istenen temel hedeftir. - The main purpose of this meeting is to discuss the new budget.
discrepancy (n)
çelişki, uyuşmazlık, fark - İki belge, hesap veya ifade arasındaki uyumsuzluk ve tutarsızlık durumudur. - The accountant found a large discrepancy between the two balance sheets.
uphold (v)
korumak, desteklemek, onaylamak - Yasalara, ilkeler veya geleneklere sahip çıkarak onları savunmak ve sürdürmektir. - Judges must uphold the law without any personal prejudice.
upon (prep)
üzerinde, hemen ardından - "On" ile aynı anlamdadır; zaman veya konum olarak üstünde olmayı/ardından gelen durumları belirtir. - Upon arriving at the hotel, they immediately checked in.
sign (n/v)
işaret, imza atmak, belirti - Bir durumu gösteren sembol/belirti veya belgeyi resmi olarak imzalamaktır. - A clear smile is often a sign of friendliness and acceptance.
excuse (n/v)
mazeret, bahaneler üretmek, affetmek - Bir hatayı savunmak için sunulan gerekçe veya birini bağışlamaktır. - Tiredness is not a valid excuse for making such a careless mistake.
relevant (adj)
ilgili, konuya uygun - Ele alınan konuyla doğrudan bağlantılı ve önemli olan durumları tanımlar. - Please submit all relevant documents before the deadline ends.
converge (v)
birleşmek, aynı noktaya akmak - Farklı yönlerden gelen yolların, fikirlerin veya çizgilerin tek bir noktada kesişmesidir. - Thousands of protesters began to converge on the central square.
would be (modal/v phrase)
olurdu, olacaktı - Varsayımsal durumları veya geçmişten geleceğe bakışı anlatmak için kullanılır. - That would be the best decision we could possibly make right now.
emergency (n)
acil durum, kriz - Derhal ve vakit kaybetmeden müdahale edilmesi gereken tehlikeli durumdur. - You should only call this number in case of a real medical emergency.