1/65
Looks like no tags are added yet.
Name | Mastery | Learn | Test | Matching | Spaced | Call with Kai | Chat |
|---|
No analytics yet
Send a link to your students to track their progress
whether … or … (conj)
ister … ister … olsun - İki farklı ihtimal veya durum karşısında sonucun değişmeyeceğini anlatırken kullanılır. - Whether it rains or shines, we will start the match on time.
other than (prep/phrase)
-den başka, haricinde - Belirtilen şey veya kişi dışındaki seçenekleri ifade etmek için kullanılır. - I have no other choice than to accept their official proposal.
gap (n)
boşluk, fark, uçurum - İki nesne arasındaki fiziksel boşluğu ya da fikirler, nesiller/gelirler arasındaki farkı anlatır. - There is a wide gap between what he promised and what he actually did.
fewer (adj/pronoun)
daha az (sayılabilen) - Sayılabilen nesnelerin miktarının azaldığını karşılaştırarak ifade eder. - Fewer students failed the English exam this year compared to last year.
less (adj/adv)
daha az (sayılamayan) - Sayılamayan (soyut veya kütle) kavramların miktarının azaldığını anlatır. - You should spend less time on social media and focus on your studies.
satisfy (v)
tatmin etmek, karşılamak - Bir beklentiyi, ihtiyacı, arzuyu veya yasal şartı tam olarak yerine getirmektir. - The company aims to satisfy the growing needs of its global customers.
justify (v)
haklı çıkarmak, meşrulaştırmak - Yapılan bir eylemin veya kararın doğru ve mantıklı nedenlere dayandığını savunmaktır. - Nothing can justify treating other human beings with disrespect and cruelty.
valuable (adj)
değerli, kıymetli - Hem yüksek maddi değere sahip olan hem de bilgi/tecrübe yönünden önem taşıyan şeyleri tanımlar. - Her advice proved to be extremely valuable during the project.
commodity (n)
ticari mal, hammadde, eşya - Ticareti yapılan, alınıp satılan petrol, altın veya kahve gibi temel malları ifade eder. - Crude oil remains one of the most important commodities in the world economy.
distribute (v)
dağıtmak, paylaştırmak - Bir şeyi birden fazla kişiye, adrese veya bölgeye düzenli şekilde paylaştırmaktır. - Volunteers gathered to distribute food and water to the victims.
absolute (adj)
kesin, mutlak, tam - Hiçbir şüpheye, kısıtlamaya veya koşula bağlı olmayan tam durumları anlatır. - The leader held absolute authority over all state decisions.
emphasize (v)
vurgulamak, üzerinde durmak - Bir konunun önemine dikkat çekmek amacıyla onu özellikle belirtmek demektir. - Teachers always emphasize the importance of reading books regularly.
such (adj/det)
böylesi, bu tür, gibi - Belirtilen nitelikteki şeyleri işaret etmek veya örnek vermek için kullanılır. - I have never seen such a beautiful view in my entire life.
opportunity (n)
fırsat, imkan - Başarıya ulaşmak veya bir işi yapmak için ortaya çıkan elverişli durumdur. - Working abroad gives you a great opportunity to improve your language skills.
basis (n)
temel, dayanak, esas - Bir fikrin, sistemin, inancın veya ilişkinin kurulduğu ana zemini ifade eder. - Mutual trust forms the solid basis of a healthy friendship.
insight (n)
kavrayış, derin anlayış, içgörü - Bir durumun veya problemin iç yüzünü aniden ve net bir şekilde kavrama yeteneğidir. - The research provides valuable insight into consumer decision-making processes.
belong (v)
ait olmak, bir yere dait hissetmek - Bir eşyanın mülkiyetinin birine ait olması veya bir gruba dahil hissetmeyi anlatır. - This ancient book used to belong to my great-grandmother.
quest (n)
arayış, uzun macera - Zorlu ve uzun bir sürecin sonunda değerli bir şeyi bulma veya başarma çabasıdır. - The scientists are on a quest to find a cure for the disease.
acquire (v)
elde etmek, edinmek, kazanmak - Çaba göstererek, öğrenerek veya satın alarak bir bilgiye, yeteneğe ya da mülke sahip olmaktır. - Students acquire valuable skills through hands-on practical training.
neither (det/pronoun/conj)
ne o ne diğeri, ikisi de değil - İki seçenekten hiçbirinin geçerli veya doğru olmadığını belirtmek için kullanılır. - Neither of the two applicants had the necessary qualifications for the job.
urgency (n)
aciliyet, ivedilik - Bir durumun derhal ve vakit kaybetmeden müdahale gerektirmesi halidir. - The ambulance arrived with great urgency to help the injured driver.
lie (v/n)
yatmak, bulunmak / yalan söylemek - Düz bir zemine uzanmayı, bir konumda yer almayı veya yalan söylemeyi ifade eder. - The historic town lies at the foot of a high mountain range.
oversimplification (n)
aşırı basite indirgeme - Karmaşık bir konuyu tüm önemli detaylarını yok edecek kadar basit anlatma hatasıdır. - Calling the economic crisis a simple mistake is a huge oversimplification.
urge (v/n)
teşvik etmek, dürtü, güçlü istek - Birini bir şey yapmaya ısrarla sevk etmek veya içten gelen güçlü bir istek duymaktır. - Doctors urge people to drink plenty of water during hot summer days.
currently (adv)
şu anda, halihazırda - İçinde bulunulan zaman diliminde gerçekleşen eylemleri anlatmak için kullanılır. - The firm is currently working on a new software project.
confine (v)
sınırlandırmak, hhapsetmek - Birini veya bir şeyi belirli bir alan, konu veya sınır içinde tutmaktır. - Please confine your comments to the topic under discussion today.
gradually (adv)
kademeli olarak, yavaş yavaş - Bir sürecin aniden değil, zaman içinde adım adım gerçekleşmesini ifade eder. - The weather is gradually getting warmer as spring approaches.
exhibit (v/n)
sergilemek, sergi - Bir yeteneği, davranışı ya da müzedeki eserleri halka ve göz önüne çıkarmaktır. - The patient began to exhibit signs of rapid recovery after treatment.
quantities (n - plural)
miktarlar, çokluk - Bir maddenin, malın veya şeyin ölçülebilir sayısal büyüklüğüdür. - Large quantities of water are required to maintain the agricultural fields.
above (prep/adv)
üzerinde, yukarısında - Fiziksel veya hiyerarşik olarak daha yüksek bir konumda bulunmayı anlatır. - The bird spread its wings and flew high above the tall trees.
progress (n/v)
ilerleme, gelişme - Bir hedef doğrultusunda ileriye gitmek, daha iyi bir seviyeye ulaşmaktır. - She has made remarkable progress in her English studies this semester.
affluent (adj)
varlıklı, zengin, refah içinde - Yüksek miktarda paraya, mülke ve iyi yaşam standartlarına sahip olanları anlatır. - They moved to an affluent neighborhood on the outskirts of the city.
afford (v)
gücü yetmek, karşılayabilmek - Bir şeyi satın almak veya yapmak için yeterli paraya ya da zamana sahip olmaktır. - Many young couples cannot afford to buy a house in this region.
indispensable (adj)
vazgeçilmez, olmazsa olmaz - Bir sistemin veya hayatın devamı için şart olan, eksikliği kabul edilemeyen şeydir. (Doğru yazılışı: indispensable) - Computers have become an indispensable tool in modern education.
self-esteem (n)
özsaygı, kendine güven - Bir kişinin kendi değeri, yetenekleri ve karakteri hakkında hissettiği olumlu özgüvendir. - Achieving your personal goals can greatly boost your self-esteem.
hesitate (v)
tereddüt etmek, duraksamak - Kararsızlık, korku veya şüphe yüzünden bir eylemi yaparken duraklamaktır. - Do not hesitate to contact us if you need any further assistance.
exclusively (adv)
yalnızca, sadece, özel olarak - Başka hiçbir şeyi veya kimseyi dahil etmeden, tamamen belirli bir şeye özgü şekilde demektir. - This VIP lounge is designed exclusively for first-class passengers.
immediate (adj)
acil, anında, hemen olan - Hiç vakit kaybetmeden derhal gerçekleşen veya en yakın konumda olan durumları tanımlar. - The dangerous situation requires an immediate response from the authorities.
impose (v)
zorla kabul ettirmek, uygulamak - Kuralları, vergileri, cezaları veya kendi fikirlerini başkalarına zorla yüklemektir. - The government decided to impose new tax regulations on imported goods.
on the one hand (phrase)
bir yandan, bir taraftan - Bir konunun iki farklı yönünü karşılaştırırken ilk bakış açısını sunmak için kullanılır. - On the one hand, the job pays very well, but on the other hand, it is exhausting.
sensitive (adj)
hassas, duyarlı - Kolayca incinen, duygusal olan veya çevresel değişimlere çabuk tepki veren durumları açıklar. - Her skin is extremely sensitive to direct exposure to the sun.
stated (adj/v - past)
belirtilmiş, ifade edilmiş - Açıkça söylenmiş, yazıyla veya sözle resmi olarak bildirilmiş durumları tanımlar. - All pupils must follow the rules stated in the school handbook.
pursuit (n)
takip, peşinden koşma, arayış - Bir amaca, hayale veya hedefe (mutluluk, başarı vb.) ulaşmak için gösterilen sürekli çabadır. - He moved to the capital city in pursuit of better career opportunities.
pace (n/v)
adım, hız, tempoyu belirlemek - Bir eylemin, yürümenin veya gelişimin gerçekleşme hızı ve temposudur. - You need to slow down your reading pace to fully understand the story.
pronounce (v)
telaffuz etmek, ilan etmek - Kelimeleri sesli olarak doğru söylemek ya da resmi bir kararı duyurmaktır. - It can be difficult for beginners to pronounce certain foreign words correctly.
perpetually (adv)
daima, sürekli olarak - Hiç durmadan, sonsuza kadar ve kesintisiz devam eden eylemleri açıklar. - The region is perpetually covered in thick snow and ice throughout the year.
aspire (v)
arzulamak, imrenmek, hedeflemek - Yüksek bir mevkiye, büyük bir başarıya ulaşmayı tutkuyla arzulamaktır. - Many young football players aspire to play for the national team one day.
entail (v)
gerektirmek, zorunlu kılmak - Bir işin veya kararın doğal bir sonucu olarak bünyesinde barındırdığı zorunlulukları anlatır. - Starting your own business will entail long working hours and high risks.
invoke (v)
başvurmak, çağırmak, hukuka dayanmak - Bir kanuna, kurala, yardıma veya dini güce resmi olarak başvurmak/sığınmaktır. - The lawyer decided to invoke a rare constitutional right during the trial.
permanent (adj)
kalıcı, sürekli - Kısa süreli olmayan, uzun zaman ya da sonsuza kadar değişmeden devam eden durumları tanımlar. - Smoking can cause permanent damage to your lungs and heart.
except (prep/conj)
-den başka, haricinde - Belirtilen bir kişi, şey veya durum dışında tutulduğunda kullanılır. - Everyone passed the final examination except for two absent students.
expect (v)
ummak, beklemek - Bir olayın gerçekleşeceğini önceden tahmin etmek veya birinden belirli bir davranış beklemektir. - We expect the train to arrive at the station around three o'clock.
foundation (n)
vakıf, temel, kuruluş - Bir binanın beton tabanı, bir fikrin temeli veya yardım amaçlı kurulan kurumdur. - Honesty is the essential foundation of any successful business relationship.
either (det/pronoun/conj)
ya … ya da …, ikisinden biri - İki seçenekten birini seçerken ("either… or…") veya olumsuz paralelliklerde kullanılır. - You can choose either the blue shirt or the red one for the event.
require (v)
gerektirmek, ihtiyaç duymak - Bir işin tamamlanabilmesi veya yasal olarak geçerli olması için bir şeye ihtiyaç duymaktır. - The emergency surgery will require the presence of three specialists.
domain (n)
alan, uzmanlık alanı, hakimiyet - Bir kişinin uzman olduğu alanı, internet alan adını veya hüküm sürülen bölgeyi ifade eder. - Medical ethics is an important domain of professional philosophy.
attain (v)
ulaşmak, elde etmek, kazanmak - Büyük bir çaba ve çalışma sonucunda yüksek bir hedefe veya seviyeye ulaşmaktır. - She worked tirelessly for years to attain her current academic position.
receive (v)
almak, teslim almak - Kendisine gönderilen veya verilen bir şeyi teslim almayı anlatır. - Did you receive the confirmation email I sent you earlier today?
contemporary (adj/n)
çağdaş, günümüzdeki - İçinde bulunulan döneme ait olan, modern çağa uygun nesneleri veya kişileri açıklar. - The art museum features a large collection of contemporary paintings.
facility (n)
tesis, imkan, kolaylık - Belirli bir amaca hizmet etmek için inşa edilmiş yapı, bina veya sunulan imkandır. - The new sports facility includes a swimming pool and a gym.
affordable (adj)
bütçeye uygun, hesaplı - Fiyatı çok yüksek olmayan, ortalama bir bütçeyle rahatça satın alınabilen şeydir. - The company aims to build affordable housing for young families.
subsistence (n)
geçim, hayatta kalma - Lüks olmadan, sadece temel yaşamsal ihtiyaçları (yiyecek, barınma) karşılayabilme durumudur. - Many rural farmers rely on subsistence agriculture to feed their families.
enable (v)
imkan vermek, olanak sağlamak - Birine bir şeyi yapabilmesi için gerekli aracı, yetkiyi veya fırsatı sunmaktır. - The new subway line will enable people to travel across the city faster.
relative (adj/n)
göreceli, akraba - Başka bir şeyle karşılaştırıldığında değişen durumları (göreceli) veya akrabayı ifade eder. - The beauty of a painting is always relative to the viewer's taste.
align (v)
hizalamak, aynı çizgiye getirmek - Parçaları düz bir çizgiye getirmek veya fikirleri/hedefleri birbiriyle uyumlu hale getirmektir. - Company goals must align with the personal values of the employees.
vanish (v)
yok olmak, ortadan kaybolmak - Bir şeyin veya kimsenin aniden ve iz bırakmadan gözden kaybolması durumudur. - The magician made the white rabbit vanish into thin air.