1/23
Looks like no tags are added yet.
philanthropic
Hayırsever, toplum yararına çalışan.
Örnek: The billionaire donated most of his wealth to philanthropic causes. (Milyarder, servetinin çoğunu hayırsever amaçlara bağışladı.)
disconcerting
Huzursuz edici, kafa karıştırıcı, endişe verici.
Örnek: There was a disconcerting silence in the room after he made the announcement. (Duyuruyu yaptıktan sonra odada huzursuz edici bir sessizlik oldu.)
resolve
Bir sorunu çözmek VEYA kesin karar vermek.
Örnek: Both sides are trying to resolve the conflict peacefully. (Her iki taraf da çatışmayı barışçıl bir şekilde çözmeye çalışıyor.)
comprise
The exam comprises four different sections: reading, writing, listening, and speaking. (Sınav dört farklı bölümden oluşmaktadır: okuma, yazma, dinleme ve konuşma.)
quote [someone] on [something]
Birinin bir konudaki sözünü aktarmak/referans göstermek.
Örnek: You can quote me on this: our team will definitely win tomorrow. (Bu söylediğimi referans gösterebilirsin: takımımız yarın kesinlikle kazanacak.)
bulk
Bir şeyin en büyük kısmı, çoğunluğu (the bulk of).
Örnek: The bulk of his income goes towards paying rent and bills. (Gelirinin büyük kısmı kira ve faturaları ödemeye gidiyor.)
staggering
Şaşırtıcı derecede büyük, dudak uçuklatan.
Örnek: The project cost a staggering 5 million dollars. (Proje dudak uçuklatan bir miktara, 5 milyon dolara mal oldu.)
negligibly
İhmal edilebilir düzeyde, önemsiz derecede az.
Örnek: The new design reduced the overall weight only negligibly. (Yeni tasarım toplam ağırlığı sadece önemsiz derecede az bir miktarda azalttı.)
sizeable amount
Oldukça büyük / kayda değer miktar.
Örnek: The company invested a sizeable amount of money in new research. (Şirket yeni araştırmaya oldukça büyük miktarda para yatırdı.)
exceed
Bir sınırı, hedefi veya miktarı AŞMAK / GEÇMEK (exceed the target).
Örnek: Sales figures exceeded all our expectations this month. (Satış rakamları bu ay tüm beklentilerimizi aştı.)
feasible
Yapılabilir, uygulanabilir, makul (feasible plan).
Örnek: Building a bridge here is not economically feasible. (Buraya bir köprü inşa etmek ekonomik olarak uygulanabilir/makul değil.)
predominant
Baskın, en belirgin, hakim olan.
Örnek: English is the predominant language in international business. (İngilizce uluslararası ticarette hakim/baskın olan dildir.
beg the question
Mantıksal olarak "şu soruyu doğurmak / akla getirmek" (Aklıma geldi DEĞİL!).
Örnek: His sudden resignation begs the question: who will replace him? (Onun ani istifası şu soruyu doğuruyor: Onun yerini kim alacak?)
account for
1) Bir şeyin yüzdesini/oranını oluşturmak 2) Sebebini açıklamak.
Örnek: International students account for 20% of the university population. (Uluslararası öğrenciler üniversite mevcudunun %20'sini oluşturuyor.)
constitute
Parçaların birleşip bütünü oluşturması, teşkil etmek.
Örnek: Twelve months constitute a full calendar year. (On iki ay tam bir takvim yılını oluşturur.)
repercussion
Bir olayın sonradan çıkan KÖTÜ sonucu / olumsuz etkisi / yankısı.
Örnek: Your irresponsible actions will have severe repercussions. (Sorumsuz davranışlarının ağır olumsuz sonuçları olacaktır.)
attribution
Bir şeyi bir nedene veya kişiye bağlama, atfetme (attribution to).
Örnek: The attribution of the victory to luck rather than effort offended the team. (Zaferin emekten ziyade şansa atfedilmesi takımı kırdı.)
equity
Adalet, hakkaniyet VEYA (finansta) öz sermaye, hisse.
Örnek: We must treat all applicants with fairness and equity. (Tüm başvuranlara adalet ve hakkaniyetle davranmalıyız.)
backer vs entrepreneur
Entrepreneur = İşi kuran girişimci / Backer = O girişimciye para veren destekçi.
Örnek: The young entrepreneur presented her startup idea to potential financial backers. (Genç girişimci, yeni iş fikrini potansiyel finansal destekçilere sundu.)
assert
Bir iddiayı/fikri güçlü şekilde ileri sürmek, iddia etmek (assert that...).
Örnek: She continued to assert that her theory was correct despite the criticism. (Eleştirilere rağmen teorisinin doğru olduğunu ileri sürmeye devam etti.)
derive
Bir şeyden türetmek, elde etmek, köken almak (derive from).
Örnek: Many English words are derived from Latin. (Birçok İngilizce kelime Latineden türetilmiştir.)
determine
Belirlemek, kararlaştırmak, tespit etmek.
Örnek: The test results will determine whether you need further treatment. (Test sonuçları daha fazla tedaviye ihtiyacınız olup olmadığını belirleyecek.)
spring to mind
Zihne/akla ANİDEN gelmek (What springs to mind?).
Örnek: When you think of Italian food, pizza is usually the first thing that springs to mind. (İtalyan yemeği düşünüldüğünde, genellikle akla ilk gelen şey pizzadır.)
flatten out
(Grafik/miktar için) Düzleşmek, artışı durup sabitleşmek.
Örnek: After a rapid increase, the growth rate began to flatten out. (Hızlı bir artışın ardından büyüme oranı sabitleşmeye/düzleşmeye başladı.)